Selen İBRAHİMOĞLU GÜREŞ Avukat / Yönetici Ortak
Ömer KÜÇÜKORDU Avukat
[email protected]
26 Ocak 2026
A-
A+
Dijitalleşme, 21. yüzyılın en belirleyici dönüşüm süreçlerinden birini oluşturmuş ve bireylerin günlük yaşantısını, sosyalleşme biçimlerini, ekonomik faaliyetlerini, politik katılımını ve mahremiyet algısını kökten değiştirmiştir. Türkiye’de ve dünya genelinde internet kullanımının yaygınlaşması, kişisel verilerin işlenmesini kolaylaştırdığı gibi, veri güvenliği ihlallerini ve dijital şiddet biçimlerini de artırmıştır. Bu gelişmeler toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklerle birleştiğinde kadınlar için yeni risk alanları doğmuştur.
Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları kuruluşları, dijital şiddetin özellikle kadınlar üzerinde orantısız bir etki yarattığını ve kadınların dijital ortamlarda erkeklere kıyasla daha yüksek oranda taciz, tehdit, takip, ifşa ve veri sızıntısı mağduriyeti yaşadığını ortaya koymaktadır. Kadınların dijital alandaki görünürlüğü arttıkça, özellikle sosyal medya, flört uygulamaları, dijital platformlar ve veri tabanları üzerinden işlenen suçlarda ciddi bir artış gözlemlenmektedir.
Türkiye özelinde incelendiğinde; kadınların kişisel verilerinin kötüye kullanılması, fotoğraf ve video içeriklerinin rızaya aykırı paylaşılması, adres bilgilerinin ifşa edilmesi, sosyal medya hesaplarının ele geçirilmesi, eski partnerler tarafından gerçekleştirilen dijital şantajlar ve ısrarlı takip gibi eylemler görülmektedir. Bu bağlamda kişisel verilerin korunması, yalnızca teknik bir mesele olmaktan çıkmış; kadınların yaşam hakkı, beden dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği ve toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından temel bir insan hakları meselesi hâline gelmiştir.
Bu yazı serisi aynı zamanda toplumsal bir sorumluluğun parçası olarak kaleme alınmıştır. Dijital şiddetin ve veri sızıntılarının kadınlar üzerindeki etkilerinin görünür kılınması, bu alandaki farkındalığın artırılması ve çözüm yollarının tartışılabilir hâle gelmesi, yalnızca akademik veya hukuki bir gereklilik değil, aynı zamanda etik bir yükümlülüktür. Kadınların dijital ortamlarda güvenli, özgür ve eşit biçimde var olabilmesi için toplumsal duyarlılığın güçlendirilmesi gerektiği bilinciyle hazırlanan bu metin, dijital şiddetin karmaşık doğasına karşı bir farkındalık yaratmayı hedeflemektedir.
Dijital şiddet, teknolojik araçlar kullanılarak bir bireye zarar verme, kontrol etme, korkutma, tehdit etme veya istismar etme eylemlerinin bütününü ifade eder. Bugünkü anlamıyla dijital şiddet, çok daha geniş ve çok katmanlı bir davranış repertuvarını içerir. Bu kapsamda öne çıkan dijital şiddet türleri şu şekilde sıralanabilir:
Siber zorbalık, dijital iletişim araçları kullanılarak bir bireyin sistematik biçimde küçük düşürülmesi, tehdit edilmesi, psikolojik baskıya maruz bırakılması veya sosyal olarak izole edilmesi şeklinde ortaya çıkan bir şiddet türü olarak tanımlanabilir. Kadınların sosyal medya platformlarında genellikle cinsiyetçi hakaretlere, aşağılayıcı ifadelere, dış görünüş üzerinden yapılan saldırılara ve cinsel içerikli mesajlara hedef alındığı görülebilmektedir.
Sosyal medya platformları, forumlar, haber sitelerinin yorum alanları ve anlık mesajlaşma uygulamaları, kadınlara yönelen dijital taciz biçimlerinin en yoğun yaşandığı alanlar olarak öne çıkmaktadır. Kadınlar bu ortamlarda çoğu zaman dış görünüşleri, kimlikleri, meslekleri, politik görüşleri veya cinsel yönelimleri üzerinden hedef alınmakta; cinsiyetçi hakaretler, aşağılayıcı ifadeler ve beden üzerinden kurulan baskı mekanizmalarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu saldırılar yalnızca bireysel bir taciz niteliği taşımamakta, aynı zamanda kadınların dijital alanda var olmasını engelleyen yapısal bir eşitsizlik biçimine dönüşmektedir.
Siber taciz eylemleri arasında ise aşağıdaki eylemleri görebilmek mümkündür:
Bu tür tacizler yalnızca çevrim içi deneyimi olumsuz etkilemekle kalmaz; kadınların dijital ortamlardan tamamen çekilmelerine, çevrim içi kamusal tartışmalarda yer almaktan kaçınmalarına ve ifade özgürlüklerini sınırlamalarına yol açabilir.
Dijital şiddetin psikolojik sonuçları arasında kaygı bozuklukları, özgüven kaybı, travma belirtileri, sosyal izolasyon ve hatta mesleki geri çekilme görülebilmektedir. Özellikle gazeteci, akademisyen, sanatçı, aktivist ve politik alanda görünür kadınlar, organize ve sistematik siber saldırıların hedefi olma riskiyle daha sık karşılaşmaktadır.
Siber zorbalığın kadınlar üzerinde bu denli etkili olmasının bir diğer nedeni, dijital taciz ile toplumsal cinsiyet normlarının birbirini beslemesidir. Erkek egemen güç ilişkilerinin dijital ortama taşınması, kadınların çevrim içi ifade alanlarını daraltmakta; onların hem dijital hem de fiziksel güvenliklerini tehdit eder hâle gelmektedir. Bu nedenle siber zorbalık, yalnızca bireysel bir taciz eylemi değil, toplumsal cinsiyet temelli bir şiddet mekanizması olarak ele alınmalıdır.
Kadınlara ait kişisel verilerin hukuka aykırı biçimde ele geçirilmesi, depolanması, izinsiz olarak üçüncü kişilerle paylaşılması veya dijital ortamlarda yayılması, dijital şiddetin en saldırgan ve en yıkıcı biçimlerinden birini oluşturmaktadır. Kişisel veriler; ad-soyad, adres, telefon numarası, kimlik bilgileri, sağlık verileri, biyometrik kayıtlar, konum bilgileri, sosyal medya hesapları, özel mesajlaşmalar ve görseller gibi geniş bir kapsamı içine almaktadır. Bu bilgilerin kötü niyetli kişilerin eline geçmesi, yalnızca dijital hakların ihlali değil, aynı zamanda kadınların fiziksel, psikolojik ve sosyal güvenliğini tehdit eden çok katmanlı bir şiddet biçimidir.
Günümüz dijital ekosisteminde veri sızıntıları, hacker saldırıları, uygulama güvenlik açıkları, zayıf parola kullanımı, sosyal mühendislik yöntemleri ve flört/dating uygulamaları üzerinden yürütülen manipülasyonlar aracılığıyla gerçekleşebilmektedir. Bu sızıntılar, çoğu zaman saldırganlara kadınların günlük rutinlerini, sosyal çevresini, iletişim bilgilerini ve çevrim içi davranışlarını izleme olanağı sunar. Böylece veri ihlalleri, yalnızca çevrim içi bir risk olmaktan çıkarak fiziksel dünyada tehdit oluşturabilecek bir şiddet aracına dönüşür.
Kişisel verilerin saldırganların eline geçmesi çoğu zaman dijital şiddetin başlangıç noktası olmakla birlikte, fiziksel şiddetin ilk adımı olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bir kadının adresine, çalışma saatlerine veya günlük rutinine dair bilgi sahibi olan bir saldırganın fiziksel takip veya saldırıya yönelme ihtimali artmaktadır. Dolayısıyla veri güvenliği ihlalleri, kadınların yaşam hakkı ve beden bütünlüğü üzerinde doğrudan etkide bulunan kritik bir insan hakları sorunudur.
Kamuoyunda sıklıkla “revenge porn” olarak adlandırılan rızaya aykırı görüntü paylaşımı, kadınların özel fotoğraf veya videolarının rızaları olmaksızın dijital mecralarda yayılması, depolanması, çoğaltılması veya bu içeriklerin paylaşılacağı tehdidiyle kadınların baskı altına alınması şeklinde ortaya çıkan bir dijital şiddet türüdür. Bu olgu yalnızca bir mahremiyet ihlali değil, aynı zamanda kadınların bedenleri, cinsellikleri ve özel hayatları üzerinden kurulan yapısal bir şiddet mekanizmasıdır. Görüntülerin çoğu zaman eski partnerler tarafından elde edilmiş olması, bu şiddet biçimini özellikle “yakın ilişki şiddeti” bağlamında ele alınması gereken bir olgu hâline getirmektedir.
Dijital mecraların hızlı yayılma kapasitesi nedeniyle bir kez internete düşen içeriklerin tamamen kaldırılması neredeyse imkânsız hâle gelmekte ve bu durum mağduriyetin süreklilik kazanmasına yol açmaktadır. Bu nedenle bu şiddet türü, “kalıcı zarar” üretme potansiyeli en yüksek dijital ihlallerden biridir.
Toplumsal cinsiyet normlarının ağır baskısının hissedildiği toplumlarda, kadınların cinsellikleri “namus”, “ahlaki bütünlük” ve “toplumsal beklentiler” üzerinden kontrol altına alınmaktadır. Bu bağlamda rızaya aykırı görüntü paylaşımı erkeklere kıyasla kadınları çok daha yıkıcı biçimde etkilemekte; kadının “suçlu” ilan edilmesine yol açan kültürel normlar, mağdurun ikinci kez mağdur olmasına neden olmaktadır. Bu durum, dijital şiddetin yalnızca bireysel bir saldırı olmadığı; ataerkil yapının dijital alanlarda yeniden üretildiği bir mekanizma olduğunu göstermektedir.
Israrlı takip, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 123/A maddesiyle düzenlenmiş ve “Israrlı bir şekilde; fiziken takip etmek ya da haberleşme ve iletişim araçlarını, bilişim sistemlerini veya üçüncü kişileri kullanarak temas kurmaya çalışmak suretiyle bir kimse üzerinde ciddi bir huzursuzluk oluşmasına ya da kendisinin veya yakınlarından birinin güvenliğinden endişe duymasına neden olmak” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanım, dijital teknolojilerin günlük yaşama entegre olduğu modern toplumda, çevrim içi faaliyetlerin de ısrarlı takibin kapsamına girdiğini açık biçimde göstermektedir. Bu nedenle internet ortamında gerçekleşen sistematik takip eylemleri, yalnızca dijital bir taciz biçimi değil, aynı zamanda hukuken cezai yaptırımı da olan bir şiddet türüdür.
Dijital dünyada kadınlara yönelik ısrarlı takip eylemleri çok çeşitli formlarda ortaya çıkabilmektedir. Bu kapsamda aşağıdaki davranışlar siber takip (cyberstalking) olarak nitelendirilebilmektedir:
Bu eylemler, görünürde fiziksel temas içermese de kadın üzerinde sürekli izlenme hissi, kontrol altında tutulma algısı ve güvenlik kaygısı yaratarak ağır psikolojik etkiler doğurabilir. Dijital takip, çoğu zaman “olağan” bir merak ya da iletişim kurma çabası gibi masum göstergelerle başlayıp giderek daha ısrarcı, daha müdahaleci ve daha tehditkâr bir hâle dönüşebilir.
Araştırmalar, dijital stalking davranışlarının büyük bir kısmının zamanla çevrim dışı şiddete evrildiğini de göstermektedir. Kadının konum bilgisine erişen veya günlük rutinlerini takip eden failin, bir aşamada; kapı önünde bekleme, fiziksel takip, ev veya iş yeri çevresinde görünme, yüz yüze temas kurma girişimi, saldırı ya da tehdit davranışı gibi eylemlere yönelme olasılığı oldukça yüksektir. Bu nedenle dijital takip, yalnızca çevrim içi bir rahatsızlık veren davranış olarak görülmemeli; fiziksel şiddetin öncülü, erken uyarı sinyali olarak değerlendirilmelidir.
Toplumsal cinsiyet temelli güç ilişkileri bağlamında, siber takip kadınları orantısız biçimde etkileyen bir kontrol ve baskı mekanizmasıdır. Kadının çevrim içi alanı, failin denetim altına almaya çalıştığı bir “görünmez gözetim mekânı”na dönüşür. Bu durum, kadınların dijital alanda kendilerini ifade etme özgürlüğünü, sosyal çevrelerini ve kişisel güvenliklerini doğrudan zedeler.
Dolayısıyla ısrarlı takip ve siber takip, sadece bireysel bir taciz biçimi değil; dijital çağda kadına yönelik şiddetin yapısal bir uzantısıdır. Hukuki düzenlemeler kadar toplumsal farkındalık, platform sorumlulukları ve önleyici politikalar da bu tür şiddet biçimleriyle mücadelede kritik öneme sahiptir.
Deepfake teknolojisi, yapay zekâ ve derin öğrenme yöntemleri kullanılarak bir kişinin yüzünün, sesinin veya beden hareketlerinin gerçek dışı bir içeriğe son derece inandırıcı biçimde entegre edilmesini mümkün kılmaktadır. Bu teknolojinin kötüye kullanım biçimlerinden biri de, kadınların yüzlerinin pornografik içeriklere montajlanması ya da tamamen sahte fakat gerçeğinden ayırt edilmesi güç videoların üretilmesidir. Özellikle dijital ortamlarda yayılan bu manipüle edilmiş içerikler, kadınların rızası dışında cinsel nesneleştirilmesine, itibarlarının zedelenmesine ve mahremiyetlerinin ağır biçimde ihlal edilmesine yol açmaktadır. Bu yönüyle deepfake, kadınlar açısından dijital şiddetin en modern, en görünmez ve aynı zamanda en yıkıcı formlarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Uluslararası araştırmalar, internette dolaşıma sokulan deepfake pornografik içeriklerin çok büyük bir çoğunluğunun kadınları hedef aldığını ortaya koymaktadır. Bu durum, teknolojik kapasitenin toplumsal cinsiyet eşitsizlikleriyle birleştiğinde kadınlar üzerinde nasıl orantısız ve sistematik bir zarara dönüşebildiğini açıkça göstermektedir. Deepfake uygulamaları, yalnızca bireysel bir saldırı aracı olmaktan öte; kadınların kamusal görünürlüğünü, mesleki itibarını, sosyal ilişkilerini ve psikolojik bütünlüğünü tehdit eden yapısal bir şiddet mekanizmasına dönüşmektedir.
Deepfake mağduriyeti, mağdurun sadece dijital kimliğini değil, fiziksel güvenliğini de etkileyen çok boyutlu sonuçlar doğurabilmektedir. İçeriğin yayılma hızının kontrol edilememesi, anonim fail profilleri, içeriklerin kolayca kopyalanabilir ve yeniden üretilebilir oluşu, mağdurların hukuki ve psikolojik açıdan savunmasız kalmasına neden olur.
Dijitalleşmenin hızlanmasıyla birlikte veri sızıntıları, rızaya aykırı içerik paylaşımları, kişisel verilerin kötüye kullanılması ve dijital takip gibi eylemler, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin yeni biçimlerini ortaya çıkarmıştır. Kadınlar hem çevrim içi platformlarda hem de dijital teknolojiler aracılığıyla, erkeklere oranla çok daha yüksek düzeyde risk ve tehdit altında bulunmaktadır. Bu durum, veri güvenliği ihlallerinin yalnızca teknik ve bilişimsel bir sorun olmadığını; aynı zamanda kadınların temel hak ve özgürlüklerini etkileyen derin bir toplumsal mesele olduğunu göstermektedir.
Bu yazı serisinin devamında, veri ihlallerinin kadınlar açısından doğurduğu hukuki sonuçlar ve ulusal/uluslararası düzenlemeler değerlendirilecek; böylece dijital şiddetle mücadelenin normatif temelleri ve politika önerileri daha kapsamlı biçimde ele alınacaktır.
Yayınlara dön